• DOLAR:3.4838
  • EURO:4.1734
  • BIST

Vefatının 76. Yıldönümünde Mehmet Akif…

Kamil Tabak

Kamil Tabak

E-Posta :

“Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez” der Sokrates. Ne de güzel özetlemiş koca Sokrat.

Şayet açık yüreklilikle geçmişimizin muhasebesini yapamıyorsak, sorgulayamıyorsak, hesaplaşamıyorsak, geleceğinizi de sağlam temeller üzerine oturtamayız.

“İdeolojik tercihler”, zamanla tarih sahnesinden çekilir, yerini “gerçeklere” bırakır…
Mehmet Akif Ersoy..

O, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde ders vermiş bir Darülfünun hocası.
İslamî ilimlere son derece vukûfiyeti olan bir İslam âlimi.
Sırat-ı Müstakim Dergisindeki yazılarıyla halkı aydınlatan bir mütefekkir.
Sebilürreşâd Gazetesindeki yazılarıyla, vaazlarıyla, birlik ve beraberlik ruhunu halkın gönlüne yerleştirmiş bir kahraman ve
şiirleriyle de bu milletin gönlüne taht kurmuş bir ediptir.
Birinci dünya savaşında İşkodra’dan Bağdat’a, Rusya’dan Yemen’e, sonra da Kurtuluş savaşında tüm Anadolu’da “Milli Mücadele” meşalesini yakan bir vatan aşığı münevverimiz.
Birinci Meclis’te, Burdur milletvekili. “Gazi Meclis”in şerefli üyesi.
Milli şairimiz.
Çanakkale Savaşının destansı hatırasını kim onun kadar dizelerinde yansıtabilir…?
Kurtuluş Savaşının ve İstiklalin ruhunu kim onun kadar yaşatabilir bizlere…?
Nitekim Mustafa Kemal Atatürk’ün “manevi cephemizin mimarı” diye tanımladığı Mehmet Akif Ersoy.Genç cumhuriyetin kahramanlarından olan Akif, ne büyük bir trajedidir ki; çok kısa bir süre sonra kahramanı olduğu “Cumhuriyet”in en önemli tehdit(!) unsurlarından biri olarak gösterilecektir.

Takriri Sükûn Kanunu ile hem gazetesi kapatılır, hem de kendisi gibi Milli Mücadele kahramanlarından en yakın arkadaşı Eşref Edip Fergan “isyana teşvik” suçlamasıyla istiklal mahkemelerinde idamla yargılanır.

Yeni rejimle ciddi fikir ayrılıklarında olan Akif, 1925 Mısır’a gider ve on sene hiç gelmez.
Bu dönemde çok sıkıntılı günler yaşar Akif. En yakın arkadaşı Eşref Edip’e yazdığı mektupta
“Eşref, başıma dolamak istediğin işi başarmak için her şeyden evvel nakit, vakit, vukuf lazımdır. Ben eşimin senelerden beri devam eden hastalığı, memleketin de pahalılığı dolayısıyla fevkalade sıkıntı çekiyorum” der.

Memleket aşığı Akif vatan hasreti çeker yıllarca. Dönmek ister ama Türkiye’de belli çevreler kampanya başlatır dönmemesi yönünde.
Bunu öğrenen Mustafa Kemal sinirlenir ve müdahale eder. Ve hatta eski Burdur Milletvekili olması hasebiyle maaş bağlanmasını emreder ancak yetişmez.
Yıllarca ülkesinden ayrı kalmak zorunda kalan Akif, vatanından ayrı kalmanın verdiği üzüntünün de etkisiyle hastalanır ve ardından 17 Haziran 1936 tarihinde Türkiye’ye döner.

Bindiği vapur Çanakkale’den geçerken gözyaşlarını tutamaz, İstanbul’un camileri görününce, Akif bir kez daha boğulur gözyaşlarına.
Tedavi görüyor olsa da dayanamaz Akif’in yorgun bedeni. Ve 27 Aralık 1936 tarihinde Beyoğlu’ndaki Mısır apartmanında kaldığı dairede hayatını kaybeder.
Mehmet Akif’in yurda dönüşü ve hastalığının seyri hakkında pek fazla haber yayınlanmayan gazeteler ertesi günü vefat haberini verirler, ancak vefat haberi karşısında resmî kurum ve kuruluşlar, en ufak bir girişimde bulunmazlar.
Tarihe düşülen kayıtlara göre, dönemin tek parti iktidarının “Dâhiliye Vekili” Şükrü Kaya, İstanbul valiliğine gönderdiği mesajda “cenazeye sahip çıkılmamasını ve tüm resmi zevatın cenazeden uzak durmasını” istemiştir.
Nitekim Beyazıt camiindeki cenaze törenine resmi kişilerden ve kuruluşlardan katılan hiç kimse olmaz.

Mehmet Akif’in Cenaze törenine bir hukuk fakültesi öğrencisi iken katılan Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, 5 Ocak 1987 de Tercüman Gazetesinde “Akif’in Cenaze Töreni” başlıklı yazısında o günü şöyle anlatıyor:
‘…O zamanlar ülkemizde egemen tek partinin otoriter düzeni içinde kimse idare ile çelişkiye düşmek istemediği için basında Mehmet Akif’in yurda dönüşü ve hastalığının seyri hakkında pek fazla haber yayınlanmazdı….
Bizler alana geldiğimizde, namaz saatinin yaklaşmış bulunmasına rağmen bir tabuta rastlamadık, hep birlikte bekliyoruz. Birden lokantanın ön kısmını bir cenaze otomobilinin geldiğini gördük, iki kişi üzerine örtü dahi konmamış bir tabutu indirdiler. Yoksul birinin cenazesinin getirildiğini düşünerek bir kısım arkadaşlar yardıma teşebbüs ettiler. Fakat tabutun Mehmet Akif’e ait bulunduğu anlaşılınca bir anda yüzlerce genç ağlamaya başladı. Gençler hemen Emin Efendi Lokantasının bayrağını alarak tabutun üstüne örttüler.

Sonra merhumun bir kısım arkadaşları gelmeye başladı ama ne vali, ne belediye reisi ve ne de tek partinin zimamdarlarından (yöneticilerinden) hiç kimse ortalarda yoktu.
Cenaze artık tamamıyla gençlerin sorumluluğunda kalmıştı.
Gençler, büyük bir ölüye gösterilmesi gerekli saygı ve vakar içinde, hiçbir tahrike kapılmaksızın cenazeyi omuzlarında Edirnekapı Mezarlığı’nın Şehitlik karşısında bulunan kısmına taşıdılar.
Dini merasim yapılmadan önce hep bir ağızdan hançerelerimizi patlatırcasına İstiklâl Marşı’nı söyledik.”
O günkü gençlerden olan Mithat Cemal Kuntay “cenaze törenine katılan gençlerden birçoğunun daha sonra sorgulandığını” yazar.

Nitekim kabrinin başında konuşma yapan gençlerden Prof. Dr. Abdülkadir Karahan üç gün sonra Yüksek Öğretmen Okulu’ndan Emniyet Müdürlüğü’ne getirilerek, sorgulanır. Sorguda kendisine: “Ne sıfatla, resmî makamların törene gerek görmediği bir şairin kabri başında konuşma yaptığı” sorulur.
Ancak Mehmet Akif Ersoy’un cenazesinde yaşanılanları bir de 16 Aralık 1971 tarihli dönemin “Babıâlîde Sabah” gazetesinde yer alan şu makaleden okuyalım;
“Hayat Ansiklopedi’sinin ikinci cildinin binyüzyedinci sahifesinin birinci sütununda şöyle deniyor: 27 Aralık 1936’da öldü. Halkın ve gençliğin katıldığı muazzam bir kalabalıkla Edirnekapı Şehitliği’ne götürüldü. Gerçek tamamıyla tersinedir. Hafif kar yağışı olan 27 Aralık günü büyük Türk şairi, büyük Müslüman Mehmet Akif Ersoy’un tabutu dört hamalın sırtında Beyazıt Camii’ne getirildi. Burada kılınan öğle namazından sonra tabut, yirmi beş otuz kişiden ibaret cemaatin omuzları üzerinde yola çıkarıldı. Sonunda mezarının başında onüç kişi kaldı. Bu onüç kişiden bir tanesi Mısırlı idi; diğerlerinden aklımda kalanlar şunlardır: Tıp talebesi Fethi Tevetoğlu, tıp talebesi Alaattin Ören, tıp talebesi Muammer Ertan, tıp talebesi Kemal Kale, tıp talebesi bu naçiz satırların yazarı…”
“Babıâlîde Sabah Gazetesi”ndeki bu satırlar, gazeteci yazar Ardan Zentürk’ün babası merhum Dr. Neşet Adnan Zentürk’e aittir.
Ardan Zentürk bir makalesinde babasından şöyle bahseder.
“Babam ne zaman, Mehmet Akif Ersoy’u hatırlasa, bir devrin baskısına direnebilen o “tıbbiye talebelerini” anlatır ve büyük şairi elleriyle mezarına koyarken o gencecik yaşında taşıdığı derin duyguları aktarırdı… Mehmet Akif Ersoy’un cenazesinden söz ederken gözleri dolar, aldığı Osmanlı terbiyesi ile yerinden kalkıp, bir müddet odadan çıkardı… “

Meclis kayıtlarında adı “Burdur milletvekili ve İslam şairi” olarak geçen, zor zamanların büyük kahramanı Akif için ne yazılsa azdır.
Ancak; II. Abdülhamit döneminde Brüksel’de elçiyken içki sonrası bir kadına sarkıntılık ettiği için diplomat kartı yırtılan ve dayak yiyen, 1914-1922 yılları arasında Meclis-İ Ayan üyeliği yapıp, İstanbul’dan dışarı çıkmayan (Anadolu’ya katılmayan) Abdülhak Hâmit Tarhan’a, Cumhuriyet’in ilânından sonra emekli aylığı bağlayıp, öldüğünde devlet töreniyle gömdüğü halde,
Milli Mücadele kahramanını, Milli Şairini vatana hainlikle suçlayan, sürgünlere gönderen, cenazesine sahip çıkmak şurada dursun yayınladığı resmi tamimle “uzak durulmasını emreden” bir zihniyet elbette sorgulanmalıdır.
Zira bunu yapamıyorsak, yaşanmışlıklarımızla hesaplaşamıyorsak, geleceğinizi de sağlam temeller üzerine oturtamayız.

Ve Sokrat’ın da dediği gibi “yaşamaya değmeyen bir hayat” kurarız kendimize.
Vefatının 76. yıl dönümünde Mehmet Akif’i ve arkadaşlarını rahmet ve minnetle anıyoruz.

Allah’ın Rahmeti ve Mağfireti üzerlerine olsun.

Bu Yazı : 2532 Defa Okunmuştur.

YORUM EKLE

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

EN ÇOK OKUNANLAR


Haber Kapadokya'da en çok okunan haberler

HAVA DURUMU

NÖBETÇİ ECZANE

FACEBOOK

TWITTER